28 Mayıs 2015 Perşembe

BİLGE TUNYUKUK

TÜRK BÜYÜKLERi 
  
Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ  
  
BiLGE TUNYUKUK  
  
Dünya milletlerinin içinden çıkan devlet adamları arasında hiç şüphesiz, Bilge Tunyukuk’un yeri bambaşkadır. Bir kere Türk olması hasebiyle o, bizim için fevkalade öneme haizdir. Dolayısıyla Türk tarihi ve kültüründe apayrı bir konumu olan bu dahi devlet adamını Türklerin unutması mümkün değildir.  
  
Doğum tarihi hususunda herhangi bir kayıt bulunmayan Tunyukuk kendi kitabesinde Çin’de dünyaya geldiğini ifade eder ki, bu sözüne binaen onun Çinli olduğunu ileri sürenler var ise de, bunun pek doğruluk payı yoktur. Tunyukuk hakkında araştırma yapanlar, onun Çin başkentinde eğitim gördüğünü de belirtiyorlar. Herhalde Kök Türk Kaganlığı fetret devresine girdiği sırada ataları Çin’in kuzeyine gelip, yerleşmişler veya onlar da bir şekilde esir olarak Çin’e getirilmiştir.  
  
Bunun yanısıra bu büyük devlet adamı ölmeden önce, muhtemelen 716725 yılları arasında Yukarı Togla vadisinde, Bayan-Çokto’da, Naşela ile ırmağın sağ kıyısı arasında (bugün Mogolların Nalayh dedikleri bölgede) kendi adına iki parça taştan meydana gelen bir yazıt diktirmiştir. Taşların çepeçevre etrafında Çinli oymacılar tarafından yapılan sekiz tane heykel vardır ki, hepsinin başı kırılmıştır. Burada takriben 150 metre uzunlukta sıralanan balballar da mevcuttur. Bununla beraber, 2001 yılında başkanlığını yaptığımız bir ilmi çalışma heyeti, Tunyukuk Yazıtlarının olduğu yerde jeofizik, harita ve restorasyon faaliyetlerinde bulunmuş; yazıtlar üzerinde koruma tedbirleri uygulamış, külliye içerisindeki heykeller buradaki müze eve taşınmıştır.  
  
Kök Türk Kaganlığı çağında üç kagana (Đl-teriş, Kapgan, Bilge) hizmet eden  Tunyukuk’un hatırası bugünlere kadar gelmiştir Bu dönem hakkında araştırma yapan ilim adamlarının dikkatini çeken bir başka husus ise, şimdiye kadar Tunyukuk Yazıtında Köl Tigin’in adının geçmemesi ve Bilge’ye burada sıkça yer verilmemesidir ki, bu sebep yüzünden 716 yılındaki ihtilal sırasında, Tunyukuk’un Bilge ve Köl Tigin’e muhalif olduğu sanılmaktadır. Ama durum bizim fikrimizce hiç de öyle değildir. Bunu biz çeşitli kitaplarımızda ve yazılarımızda izah etmeye çalıştık.   
  
Ayrıca hiçbir vakit hafızalardan silinmeyen Tunyukuk, Uygur beylerinden Temür Buka’nın, çince Uygurların menşei ile ilgili yazıtında da saygıyla anılmaktadır. Dolayısıyla kendi aralarındaki çekişmeleri bir kenara bırakacak olursak, herşeye rağmen Tunyukuk Türk milletinin yetiştirdiği en büyük ve en zeki devlet adamlarının başında gelir. Đleri görüşlülüğü ve dehâsı sayesinde, zamanında Türk milleti en görkemli günlerini geçirmiştir. Đşte bu büyük kahramanın Türk milletinin tarihinin derinliklerindeki hatıralarında mutlaka yer etmiş olması gerekmektedir. Nasıl ki, meşhur Kapgan Kagan’ın oğlu Tonga Tigin, öldükten sonra unutulmayarak Tonga Alp Er ya da Alp Er Tonga olarak Kaşgarlı Mahmud’daki Afrasyab ile birleştirildiyse, Tunyukuk’un da Türk destanlarında yaşadığını zannediyoruz.   
  
Mesela 17. yüzyılda eserini yazmış olan Đmamî’nin, Han-nâme adlı kitabında (1662-1663); Oguz Han’a, Oguz Han’ın oğlu Ulug Han’a, ardından Toktamış ve Bekitmiş Hanlara vezirlik yapan bir Ulug Arslan adlı kişi vardır. Bu efsanedeki Ulug Arslan ile tarihteki Tunyukuk’un birbirlerine çok benzediklerini sanıyoruz. Her ikisi de; hem tarihî kaynakları, hem de efsaneleri karşılaştırdığımızda iyi birer asker, devlet ve millete yol gösteren akıllı birer danışmandır. Tunyukuk’un üç hükümdara müşavirlik yapması gibi, Ulug Arslan’ın da birkaç Türk kaganının yanında bulunması ilginç bir noktadır. Dolayısıyla o, Irkıl Koca ve Korkut Ata misali bir şahsiyettir. Hatta bu kişiler Tunyukuk’un bir iz düşümü dahi olabilirler. Onlar Türk milletinin kaderini belirleyen kişilerdir. Đşte Bilge Tunyukuk’un hayatını incelediğimizde onun da böyle olduğunu görürüz.  
  
Ömrünün büyük bir kısmı savaşlarda geçen Tunyukuk kendi yazdırdığı kitabesinde; güçlü ve cesur kaganı ile beraber düşmanlarını nasıl alt ettiklerini bizzat anlatmaktadır. Çünkü hem batıya, hem doğuya, hem de kuzeye yapılan birçok seferlerde Tunyukuk ön plandadır. Mesela devletin merkezi Oguzlardan alındıktan sonra 693 senesinde, Çin’e Kök Türk akınları başlar. Kapgan Kagan’ın Çin’e yapılan bu seferlere karar vermesinde Tunyukuk’un büyük payı vardır. O kitabesinde; “Türk milleti yaratılalı, Türk kaganı oturalı, Şantung şehrine, denize, ulaşan yok idi. Kaganıma söyleyip, ordu yolladım. Şantung şehrine ve denize ulaştırdım. Yirmi üç şehir ele geçti. Wu Hsien-pen Ta-tu harap olan ordugâhında ölü bırakıldı”, diyor.   
  
Sekizinci asrın başlarında yani, 709’larda Çin, On Ok ve Kırgızların Kök Türk Devletine karşı önemli bir hazırlık içine girdiklerine şahit oluyoruz. Bunun üzerine büyük devlet adamı Tunyukuk, gündüz oturmayıp, gece uyumayıp bir savaş plânı yaptı. Böyle bir durumda çok dikkatli davranmak gerekiyordu. Akılsızca bir hareketin millete ve devlete zararı dokunabilirdi. Buna göre ilk önce Kırgızlara vurmanın doğru olacağına karar verildi. Çünkü On Oklar ile Çinliler gelmeden Kırgızların işini halletmek daha kolaydı. Tunyukuk’un yazıtında bu olaylar şöyle anlatılmaktadır: “Çin imparatoru ve On Ok ve bunlardan başka Kırgızların güçlü (veya Kırgız Küçlüg Kagan) kaganı da düşman oldu. Bu üçü anlaşıp, Altun Yış üzerinde buluşarak, Kök Türklere karşı ordu sevketmek istediler. Onlar bu işi yapmazsa, Kök Türklerin onları teker teker ortadan kaldıracağından korkuyorlardı. Çünkü kaganı ve ayguçısı bilge olan Kök Türkleri yalnız başlarına yenemeyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Ayrıca Oguzları kandırmaya da çalıştılar. Kırgızlara ulaşmak için Kögmen Dağlarının aşılması gerekmekteydi. Ancak kar yüzünden bütün yollar kapanmıştı. Fakat Az ülkesinden doğru oraya gitmenin mümkün olduğu öğrenilmiş ve Anı Suyu boyunca ilerlenmişti. Zorlu bir uğraştan sonra Ak Termel geçildi, ancak orduya yol gösteren klavuz şaşırdığı için cezalandırıldı. Kaganın emri üzerine askerin daha hızlı hareket etmesi için buyruk verildi. Anı Nehri boyunca gece-gündüz yol alan Kök Türk ordusu, Kırgızları ani bir baskınla uykuda yakaladı. Burada yapılan büyük savaşta Kırgızların önemli bir kısmı öldürüldüğü gibi, kaganları da yok oldu. Kök Türk kaganına Kırgızlar neticede boyun eğdi. Daha sonra Kök Türk askerleri Kögmen yolu ile Ötüken’in merkezine geri döndü”.  
  
Bundan sonra yazıtlarda, Sogdları düzene sokmak için yapılan Temir Kapı seferi hakkında bahis vardır. 710 yılının sonuna doğru olan bu hareket Tunyukuk ve Köl Tigin kitabelerinde geçtiği halde, Bilge Kagan Anıtında yoktur. Böyle bir yürüyüşe karar verilmesinin başta gelen sebebi, bu sırada Sogdları yenen ve burada düzeni bozan Arap komutan Kuteybe yüzündendir. Çünkü Kuteybe Arap ordularının genel valisinden bölgeye akın etmesi hususunda emir almış ve bu da bir takım karışıklıklara yol açmıştı. Orkun Yazıtlarında Kök Türklerin bu topraklara asker göndermesi hususunda; “Sogd halkını yeniden düzenlemek için Yinçü Ögüz geçilerek, Temir Kapı’ya kadar bir ordu yollandı”denmektedir. Tunyukuk Yazıtında ise bu olaya şöyle değiniliyor: “Yinçü Ögüz geçilerek, Tinsi oglunun yattığı kutlu Ek Tag’a ve oradan Temir Kapı’ya ulaşıldı. Đni Đl Kagan’ın başkanlığında yapılan fetih ve Türk adaletini yayma hareketinin sonucunda Tezik, Tokar ve Suk adlı bir kişinin liderliğindeki Sogdak halkı Türk milletine boyun eğdi. O zamana kadar Türk milleti Temir Kapı’ya ve Tinsi oglunun yattığı dağa kadar gitmemişti”. Bu Türkistan seferinde de Tunyukuk’un önemli bir rolü vardır.  
  
Bilindiği üzere Tunyukuk Yazıtı, Orkun’daki Bilge ve Köl Tigin anıtlarından ortalama 500 km daha doğudadır. Bunun sebebi çeşitli şekillerde izah edilmekle birlikte, bize göre; Tunyukuk yaşlandığı sıralarda devlet işlerine pek bulaştırılmamıştır. Ancak bütün hayatı, gençliğinden itibaren devlet idaresi içinde geçmiş bir kişiye bu durum ağır gelmiş olabilir. Dolayısıyla, ya kendiliğinden Köl Tigin ve Bilge’ye kızarak ailesiyle beraber ülkenin doğu sınırlarına gelmiş veyahut da merkezden zorla uzaklaştırılmış olabilir.  
  
Türk milletinin geleceğinin belirlenmesinde Đl-teriş Kagan ile birlikte gördüğümüz Tunyukuk daha sonra Kapgan ve Bilge devrinde de önemli kararlara imza atmıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri olarak, huzurun sağlanmasının ardından Kök Türklerin, bir Çin ordusunu yenmeleri ve Çin’e sığınan bazı Türk ileri gelenlerinin tekrar Ötüken’e dönmelerinden güç alarak, Çin’e saldırmak isteyen Bilge Kagan’a, Tunyukuk henüz devletin tamamen kuvvetlenmediğini, Çin imparatorunun sanıldığından daha kurnaz olduğunu, askerlerin yorgun ve bir süre barışa ihtiyaç duyulduğunu söylemesi gösterilebilir. Böyle bir akın için henüz vakit erkendi. Ayrıca Bilge Kagan’ın Türk ülkesinde şehirlerin ve Budist mabedlerinin yaygınlaştırılması fikrine de karşı çıkmış; atlı asker ve konar-göçer Türklerin kentleri savunmalarının zor olacağını, sayıları Çinlilerden daha az ise de güçlü zamanlarında yağma akınları yaptıklarını, zaafa düştüklerinde dağlara ve ormanlara çekildiklerini, Budizmin de Türk karakterini zayıflatacağını ileri sürmüş, Bilge de onun bu fikirlerini kabûl etmiştir. Dolayısıyla Tunyukuk’un vermiş olduğu bu karar Türk tarihi açısından son derece önemlidir. Çünkü bu sayede devlet yıpranmamış ve kendinden sonra gelecek olanlara sağlam temelli bir yapı bırakılmıştır.   
  
O aynı zamanda üstün bir savaş zekasına da sahiptir. Meşhur Kırgız seferi bunu göstermektedir. Ülkenin kaderinin tayininde ömrünün son zamanlarına kadar hep etkili olmuştur. Yazıtında o şöyle diyor: “Đşi-gücü çevirdim. Büyük ordular gönderdim. Kontrol noktalarını çoğalttım. Baskın yapılacak düşmanı getirirdim. Kaganıma asker yollattırırdım. Tanrının iradesiyle Türk milletine düşman getirmedim. Đl-teriş Kagan ve ben kazanmasam millet yok olacaktı. O ve ben kazandığım için ülke yine devlet oldu. Halk yine millet oldu”.  
  
Netice olarak, Türk milletinin tarihinde ve kültüründe bu derece etkili olmuş bir şahsiyetin, Kök Türkçe ve Çince yazılı kaynakların dışında da Türk milletinin hatıralarında yer etmiş olabileceğini sanıyoruz. Bu sebeple Bilge Tunyukuk’un hayatı boyunca yaptığı bu üstün hizmetler mutlaka Türk milletinin sözlü edebiyatına da girmiştir. Dolayısıyla Türk tarihinin ve kültürünün belgeleri arasında yer alan Türk destanlarını, hususiyetle Oguz-nâmeleri incelediğimiz de, buralarda adı geçen birtakım devlet büyüklerinin özelliklerinin evvelce de belirttiğimiz üzere Tunyukuk’a benzediğini söyleyebiliriz.  
  
“Türk Tarihinin Kahramanları: 17- Bilge Tunyukuk”, Orkun, Sayı 69, Đstanbul 2003  

ERGENKUN

ERGENEKUN  
  
Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ  
  
  
 Eski Türk yurdu ve coğrafyası üzerine şimdiye kadar çok değişik fikirlerin ortaya atıldığı bir gerçektir. Yani Türklerin ana yurdu meselesi çok tartışılmış ve halâ da tartışılmaya devam ediyor. Biz de, zaman zaman çeşitli yazılarımızda ve kitaplarımızda kısmen de olsa bu konu üzerinde durmaya çalıştık1. Bununla beraber eski Türk vatanı veya ana yurdu hususunda bizim görüşümüz Selenge ve Orkun Irmakları kıyıları olması gerektiği yolundadır2Ancak, özellikle Kök Türkçe kitabeleri göz önünde bulundurduğumuzda, bu tarihi belgelerde zikredilen Ötüken kelimesini ele alıp, neresi olduğu konusunda fikir yürütmek gerekirse, bu coğrafi adın çok geniş bir manası olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla eski Türk kaynaklarında “il tutulacak yer” olarak gösterilen3 Ötüken’in tek bir nokta olmaması lazımdır. Bizce, manası hakkında da münakaşaların sürdüğü Ötüken, büyük bir coğrafi mekanı ifade ediyordu.  
  
 Ötüken meselesini bu şekilde özetledikten sonra, Türk destanlarında geçen Ergenekun’un mevkiinin neresi olduğu hususundaki soruya da geçebiliriz. Tıpkı Ötüken’in yeri mevzuundaki tartışmalarda olduğu gibi, Ergenekun’un da ne anlama geldiği ve neresi olduğu yolunda farklı fikirlerin bulunduğunu yukarıda belirtmiştik. Eğer bu destanı hatırlayacak olursak; “herşeyin sahibi olan Tanrı birgün yukarıda mavi gökleri yarattı. Sonra bu muazzam uzay boşluğu içerisine dünyaları yerleştirdi. Önce göğü, sonra da yagız-yeri ortaya çıkarmıştı. Bütün bunlara rağmen eksik olan şeyler vardı. Bu yaratmış olduğu evrene öyle birşey eklemeliydi ki, hem kendisinin yarattıklarının en üstün varlığı, hem de bu dünyanın bir anlamı  olmalıydı. Böyle düşünürken kendisinden de birşeyler kattığı insanı vücuda getirdi. Ve “yukarıda mavi gök, aşağıda yagız yer kılınmışikisinin arasında da insan oğlu yaratılmıştı”. Fakat Tanrı, insanların farklı farklı olmasını arzu etmişti. Onları çeşitli ırklara, kabilelere böldü. O, insan ırklarının bu şekilde birbirlerini tanımalarını ve karışmamalarını istiyordu.  
  
 Binlerce yıl geçtikten sonra insan oğlu yeni yeni şeyler öğrendi, başka başka özellikler kazandı. Irklar zamanla birbirlerinden tefrik edilmek için çeşitli adlar almaya başladılar. İşte bunlardan birisi vardı ki, o zamana kadar yaratılmış olan hiçbir ırka, hiçbir soya benzemiyordu. Tanrı, bu ırka o vakite kadar meydana getirdiği hiçbir soyda olmayan meziyetler ve hünerler bahşetti. Bu ırk dünyanın en savaşçı, en zeki, en dürüst, en güzel ahlaklı ırkıydı. Bulunduğu coğrafyada ona korkuyla karışık bir saygı hissi vardı. Bu ırk zayıfların ve haklıların koruyucusu, zalimlerin ve haksızların düşmanıydı.  
  
 O zamanlar, bahsetmiş olduğumuz bu ırkın başında tıpkı kendisi gibi çok cesur, yiğit ve akıllı bir kişi vardı. Herkes onun sözünü dinler, yap dediğini yapar, yapma dediğini yapmazdı. Bu kişinin adı Türk’tü. Türk “güç, kudret, erdem” demekti. Onun soyundan gelen kişiler de bu özelliklerinden dolayı o öldükten sonra, bu adı almayı uygun buldular.  
  
 Türk’ün yeryüzünde bu kadar sevilmesi, bu ırkın üstünlükleri yüzünden dünyada bazı ayrıcalıklara sahip olması, çevredeki toplumların ve ülkelerin bazılarının ona düşman olmasına sebep oldu. Onun bu düşmanları aralarında gizli planlar yaparak; Türk milletini birgün tuzağa düşürerek büyük bir bozguna uğrattılar. Bu korkunç baskından bir çocuk haricinde kimse kurtulmamıştı. Düşman askerleri bu çocuğu öldürmemişler, fakat kol ve bacaklarını keserek bir bataklığa atmışlardı.   
  
 Yeryüzünde olup-biten bu işleri Tanrı makamından seyrediyordu. Kendi yaratmış olduğu, bu kutlu ırkın yok olmasına razı olmadı. Onun için bu çocuğun yanına bir dişi kurt gönderdi. Bu dişbörü, çocuğa et ve yiyecek getiriyordu. Bunlarla beslenen çocuk ölümden kurtuldu. Biraz büyüyen bu çocuk kurtla birleşti ve kurt ondan gebe kaldı. Etrafta kurt gibi yaşayan bir çocuğun olduğunu duyanlar, onu öldürmeye geldikleri zaman, kurt Tanrı’dan gelen buyruğu dinleyerek, çocukla birlikte yaşadıkları göl kıyısının kuzeyinde bulunan bir dağa kaçtı. Bu dağın içerisinde çok büyük bir mağara vardı. Börü çocuğa yol göstererek mağaranın içerisine girdi. Ortasında otları, ağaçları, nehirleri ve gölleri olan bir ova bulunuyordu. Bu ovanın genişliği onlarca km² idi. O kadar güzel bir yerdi ki, Tanrı bu Türk çocuğunu adeta cennetin dünyadaki bir eşi olan bu yere özellikle getirmişti. Onun burada çoğalmasını, güçlenmesini ve yeniden kendi adaletini uygulamasını istiyordu. Börü burada on erkek çocuk doğurdu. Bu on çocuk büyüyünce, bu dağı binbir güçlükle geçip, on tane kız kaçırarak buraya getirdiler ve burada çoğaldılar. Bunlardan birisi kendisine Börülü (Aşina) soy adını alarak, çadırının önüne kurt başlı bir sancak astı. Daha sonra bunların hepsinin başı oldu.  
  
 Aradan yıllar geçti, Türkler buraya sığmaz oldular. Artık Ergenekun (Kunların çoğaldığı, ergenleştiği yer-Halkın çoğaldığı yer) adı verilen bu kutlu yurttan çıkmak gerekiyordu. Çünkü onlar yıllarca atalarından çeşitli hikayeler dinlemişlerdi. Yaşadıkları, çoğaldıkları bu yurdun dışında bir zamanlar atalarının hükmettiği çok geniş ülkeler vardı. Burada durup, oturmak onlara yakışmazdı. Türk’ün yaradılışının bir gayesi bulunuyordu. O sadece ok çekip, kılıç sallayan bir kavim değildi. Tanrı onu yeryüzünde adaleti ve düzeni sağlasın diye göndermişti. Dürüstlüğün ve iyi ahlakın timsali olması amacıyla vazifelendirmişti. Bu görevlerini icra etmesi için yeniden dünyanın içine dalmalıydı. Fakat buna bir engel vardı. Bu geniş ovadan kurtulmanın yolunu bilmiyordu.  İçlerinden akıllı bir demirci çıkıp, kendisinin planı olduğunu söyledi. O, dağın bir yerinde demir madeni bulunduğunu ve burayı eriterek dışarı çıkabileceklerini söylüyordu. Buna herkes yürekten sevindi. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç herkes elinden geldiğince çalıştı. Kimi odun toplayıp-yığdı, kimi körük dikti. Dağın birçok yerinde sıra sıra kömür dizildi. Yamaçların sağınasoluna bir sıra odun, bir sıra kömür kondu. Dokuzyüz deve derisinden yapılan körükler çalıştı; en yaşlı Türk odunları ateşledi ve ellerini göğe kaldırarak ulu Tanrı’ya yalvarmaya başladılar. Türkler hep bir ağızdan “Tanrı Türk’ü korusun” diye bağırıyorlardı ve O’da yeryüzünün efendisi bu kavmi esirgedi. Tanrı yeryüzüne göndermiş olduğu bu kavmin dualarını işitti. Demir dağ eridi. Yol açıldı. Ancak onların bu günü unutmalarına imkan yoktu. Bu kutlu gün bayram ilan edildi. Hayatlarının yeniden başlangıcı, yeni yılın ilk günü olarak kabul gördü. Bütün Türk boyları yaşadıkları müddetçe bu günü unutmadılar. Ergenekun Bayramı’nda çeşitli oyunlar, eğlenceler ve spor müsabakaları düzenledikleri gibi, atalarının yeniden çoğaldıkları bu yere her sene giderek kurbanlar kestiler. Buraya “Ata sini” yani “Kutlu Atalar Mezarlığı” adını vererek, orada kurultaylar düzenlediler. Yeni yılı karşılarken, burada merasim yaptılar, hanedanlar devletin başına geçerken halkın da katıldığı, kaganlık seçimlerini burada yaptılar”.  
  
 Her milletin mitolojik devirlerinde, böyle gerçeklerle efsanelerin birbirine karışğı bir dönem vardır. Dolayısıyla Türklerin tarihte yaşadığı acı ve tatlı bazı hadiseler onların beyinlerine öyle işlemiştir ki, bu genler vasıtasıyla günümüze kadar gelmiştir. Dünyanın bütün halklarının kendilerinin türediklerini kabul ettikleri mitolojik bir yaratık mevcuttur. Türkler de kendi ataları olarak kurtu kabul ederler ki, sosyologlar ve etnologlar bunun sebebini ilmi ölçüler çerçevesinde açıklamaktadırlar. Bizim asıl söylemek istediğimiz, bir destan şeklinde kulaktan kulağa ve yazılı bazı kaynaklarda zikredilerek gelen bu kurt ata motifinin arkeolojik malzemeler ışığında desteklenmediğiydi. Ama 1956 yılında Mogolistan’ın Bugut kasabasında bulunan, kurttan süt emen çocuk motifli yazıtın yanı-sıra, şimdiye kadar gözden kaçtığı biçimiyle veya bizim öyle öğrenmemizi istedikleri şekliyle, tepesinde bir ejderha motifinin olduğu söylenen Köl Tigin ve Bilge Kagan kitabelerinin üstünde açıkça kurttan süt emen çocuk figürleri yer almaktadır.  
  
 Yukarıda anlattığımız destandan çıkan neticeye göre; bu Ergenekun denilen yerin dağlarla çevrili, içerisinde su ve otların bol bulunduğu geniş bir vadi olması gerekir. Aynı zamanda kanaatimizce, bu mekan günümüzdeki Moğolistan sınırları dahilinde aranmalıdır. Yani, bu tarihi yurda Moğolistan dışında bakmak doğru değildir. Buna karşılık Çin ve İslam kaynaklarında sözü geçen ata yurda dair işaretlerin batıda ve özellikle de Turfan ile Turfan’ın batısında, daha doğrusu Issık Köl çevrelerinde gösterilmesi, Mogolistan’da anlatılan hikayelerin 6-11. yüzyıllar arasında yine Türk boyları tarafından batıya taşınmalarından kaynaklanmaktadır, diye düşünmekteyiz.  
  
  Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1993 senesinde hazırlanan ve  
Mogolistan’daki Türk Anıtları Projesi (MOTAP) olarak adlandırılan4 bir çalışma kapsamında yaklaşık sekiz senedir bu ülkede kazı ve restorasyon faaliyetlerinde bulunmaktadır. Biz de, devletimizin sunduğu imkanlar dahilinde bu proje kapsamında, çalışma gruplarının sorumlusu olarak iki kere Mogolistan’a gitme imkanına sahip olduk. Herne kadar işlerimizin yoğunluğundan dolayı Mogolistan’ı pek tanıyamadıksa da, çalışğımız mekanlar tarihi Türk yerleşim alanları, yani İslam öncesi Asya Türk devletlerinin ana merkezleri olan Orkun Havzası idi. Orkun Vadisi veya havzası olarak bilinen bu geniş bozkırlar neredeyse 11. asra kadar, Türklere başkentlik yapmış, Türk’ün beşiği olmuştur.  
  
 Orkun bölgesinde dikkati çeken iki vadi vardır: Birincisi, yukarıda Orkun’un Selenge’ye karışğı yerden, Kara-kurum’a kadar uzanan geniş bozkırdır ki, binlerce km³ alanı kapsayan bu vadi, Orkun ve onun kollarıyla sulanır, hayvancılığa ve şehir hayatına çok müsait bir yerdir. Zaten bugün Orkun Yazıtları veya Kök Türk Kitabeleri diye adlandırdığımız abidelerin burada dikilmesi; başta Kara-balgasun, Kara-kurum  ve Türk Hanının Balığı gibi kent kalıntılarının mevcut olması bunu ispatlamaktadır. Buranın coğrafi önemi konusunda, yine daha önce bazı yazılarımızda bilgiler sunmuştuk5. Kutlu Ötüken topraklarının ortalarına denk gelen bu yer, Türklerin sosyal hayatlarında vazgeçilmez bir bölge olduğu gibi, bugünkü Mogollar için de Orkun havalisi son derece mühimdir.  
  
 Orkun Havzasını teşkil eden ikinci kısım ise, Kara-kurum’dan Orkun Nehri’nin kaynağının çıktığı Altaylar mıntıkasına kadar uzanan alandır. Burası Orkun’un kuzeyinde kalan topraklardan daha dar bir vadiye sahiptir. Bölgenin üç tarafı yüksek sıradağlar ve ormanlarla çevrilidir. Buranın ilginç olan bir özelliği de, arazinin volkanik bir yapıda bulunmasıdır. Yani bazı yeryüzü şekilleri, dağ ve tepelerin oluşması birtakım volkan patlamalarıyla meydana gelmiştir. Bir başka hususiyeti de, burası bir deprem sahasıdır. Herhalde vadide bir fay hattı mevcut olup, zaman zaman yer sarsıntılarının olduğunu sanıyoruz. Bunun en büyük göstergesi, Mogolistan’ın en büyük şelalesi olan Orkun çağlayanının burada olmasıdır. Şöyle ki, Orkun Irmağı ve vadisi çıktığı dağlardan biraz yol aldıktan sonra söz konusu yerde birden seviye kaybetmekte, vadi neredeyse 100 metrelik bir çöküntüyle aşağıya inmektedir.  
  
 Biraz önce anlattığımız coğrafyaya ait güzellikleri göz önünde bulundurunca , insanın aklına Ergenekun acaba burası mıydı, gibi bir soru isteristemez gelmektedir. Tabi ki, bazı şeyleri yazıyla anlatmak mümkün değil. Mutlaka zihinlerde canlandırabilmek için görülmesi, aklın somut bir şekilde o nesneyi algılaması şarttır.  
  
 Ergenekun Destanı’nı hatırladığımızda, işte bu geçit vermez dağların etrafında yetmiş yere, yetmiş körük konduğunu ve dağın eritildiği aklımıza geliyor. Orkun Şelalesi olarak adlandırdığımız bölge, adeta lavların püskürmesi sonucunda, toprağın üzeri erimiş demir curuflarıyla bezenmiştir. Büyük ihtimal, binlerce yıl evvel bir deprem veya volkan patlaması sonucunda burada bir tabi felaket yaşanmış da olabilir. Ya da insanların gözleriyle gördüğü yamaçlardan inen lav akıntılarının, zamanla dağlardaki madenlerin insanlar tarafından eritilmesi şeklinde destanın içerisine de girme ihtimali vardır.  
  
 Bütün bu anlattıklarımızdan ayrı olarak, burayı gören herkesin hayran olduğu, özellikle biz Türklerin günümüzde bile cennetin bir parçası şeklinde telakki ettiği bu yeri, neden atalarımız geçmişte öyle görmesinler ve neden burası Ergenekun diye adlandırılan ana kucağı olmasın?  
  
  Ergenekun”, Orkun, Sayı 79, İstanbul 2004